Anasayfa arrow Yazarlarımız arrow Melih Eriş arrow Klikyadan Kapadokya ya uzanan tarihi yol

Sponsorlar

koleksiyoncular.jpg

reklam2.jpg

Dost Siteler

  geziyorum.png

Hava Durumu

Ziyaret

Bugün27
Dün588
Bu Hafta1664
Bu Ay9608
Toplam714189

(C) Fliesenstadt
Klikyadan Kapadokya ya uzanan tarihi yol

Aladağlar-Orta Toroslar / Doğu Akdeniz   -1-

“Klikyadan Kapadokya’ya uzanan tarihi yol”

resim1.jpg

“Eğer kendini arıyorsan yönünü dağlara çevir, dağlarda gözlerini kapat, kulaklarınla gör. Ağaçların fısıltılarını dinle, böceklerin seslerini. Binlerce yıllık uygarlıkların izini sür. Doğaya bir keşif yolculuğu için yoldan çıkmaya hazır ol!”

İnsan kısa sürede neleri keşfedebilir? Yol aldıkça kendini, kültürünü, unuttuklarını, belki de sadece keşfetmenin hazzını…..

Kilikya’dan Kapadokya’ya uzanan tarihi yolu aşabilmek için biz de yoldan çıktık. Bu yolda zorlu dağlar, geçitler bizi bekliyordu. Zorlukların derecesini kestirebiliyor olsam da,  yıllardır içimi kemiren orta Toroslar ve Aladağları geçme hayalini gerçeğe dönüştürmek istiyordum. Orta Toroslar, güney batıdaki Taşeli platosu ile kuzey doğudaki Uzun Yayla arasında uzanır. Bu kesimdeki başlıca yüksek kütleler batıdan doğuya doğru Bolkar Dağları, Aydos Dağları, Aladağlar, Tahtalı Dağlar ve Binboğa Dağlarıdır.Orta Torosların en yüksek noktası Aladağlar’da 3756 m’ye yetişen Demirkazık Tepesidir. Orta Toroslar Uzun Yayla’da 1500m yüksekliğindeki bir platoya dönüşür. Orta Toroslar kuzey-güney doğrultusunda akan bol sulu akarsular tarafından parçalanmıştır. Göksu, 130 km uzunluğundaki Limonlu Çayı, Tarsus çayı bunların başlıcalarıdır. Bu akarsular kalker oluşumlu dağlar arasında, derinliği 1000m’yi bulan vadiler açar ve yörenin yüzey şekillerinin sert bir görünüm almasına neden olur.

Biz orta Torosları ve Aladağları tırmanarak değil 4x4 aracımızla aşmaya çalışacaktık. İlerledikçe gördük ki bu yolları da 4x4 araçların dışında aşabilmek mümkün değil.

 


resim2.jpgOrta Toroslar
; Tarsus’dan yola çıkıyoruz, ama yoldan da çıkıyoruz J Tarsus ve civarında ki zengin Klikya medeniyetlerinin izini takip ettikten sonra yönümüzü orta Toroslara çeviriyoruz.

Planımız; Torosların terasından çatısına çıkmak. Yolumuzu bulabilirsek önümüzde orta Torosların en zor geçidi olan yüksekliği 3200m nin üzerindeki “Atkuyruğunu salmaz” geçidini aşarak Torosların bir yakasından diğer yakasına geçerek Aladağları aşıp, Acısu yaylasını, Kapuzbaşı şelalelerini görüp sonrasında Kapadokya’ya ulaşmak.

 

At kuyruğunu sallamaz geçidi araçla geçilebilecek en yüksek yer olarak kayıtlarda görünüyor. Buraya “Atkuyruğunu sallamaz” denmesinin sebebini oradaki Yörüklerden öğreniyoruz. Bu geçit yükseklikten dolayı o kadar soğuk olur ki buralarda sinek yaşamaz bu sebeple atlarda kuyruklarını sallamazlarmışJ

 

Bu zorlu orta Toroslar tırmanışı öncesi o geceyi Papazın Bağı Mevkii denilen orman içi piknik yerinde kamp yaparak geçirmeyi planlıyoruz. Dedim ya yoldan çıktık diye, bu yolculuk boyunca her an bir sürpriz yaşamaya hazırlıklı olmak gerektiğini biliyorduk.

Mesela; havanın kararması nedeni ile orman yollarını karıştırdığımızdan Papazın Bağı Mevki ni bulamıyoruz. Bu sebeple yolumuz üzerinde bulunan 1100m rakımlı Çamlıyayla kasabasında mola vermek zorunda kalıyoruz. Tarsusa göre hava neredeyse 10 derece daha soğuk. Köy kahvesindeki meraklı kalabalık hemen yanımıza gelip Anadolu insanının misafirperverliği örneklerini gösteriyorlar. Sanki yıllarca birbirimizi tanırmışçasına sohbet derinleşiyor, zaman geçtikçe meraklı kalabalık çoğalıyor, sanki birbirleri ile yarışır gibi bize çevreyi, yöreyi anlatıyorlar. Zaman zamanda kendi aralarında çelişmiyor da değiller haniJ İçlerinden biri (Cumali, kasabanın fırıncısı) bizi misafir ediyor o akşam evinde.. Sabahta çevreyi gezdireceğini söylüyor. İşte orta Torosların ilk sürprizi….

İki göz odası var Cumali’nin ama gönlü geniş. Anadolu insanının kaybolmamış değerlerini, yitirmemiş dostluklarını ve misafirperverliğini yaşatıyor bizlere.. Karısının şaşkın bakışları arasında o geceyi evinde geçiriyoruz. Sabah da fırından gelen taze ekmekler eşliğinde enfes köy kahvaltısı, müthiş bir gün!

Bize, bu yöreye ait iki değişik tat sunuyorlar. Karsambaç ve Bandırma..

 

Karsambaç, Uzun zamandır bu işle uğraşanlar tarafından ilçenin batısında bulunan Toros Dağlarından getirilen karlar Çarşı içerisinde bu işle ilgilenen  ve "Karsambaçcı" olarak çalışan kişiler tarafından satın alınıyor. Mala denilen özel bir aletle, tencere içerisine sıyrılan kar eziliyor. İçerisine özel sıvı tatlandırıcılar karıştırılıp küçük tabaklarla servis ediliyor.

Bandırma Üzüm ezilerek elde edilen şıra, içerisine nişasta ve şeker karıştırılarak kazanda kaynatılıp belli bir kıvama gelmesi sağlanıyor. Dizili cevizler bu karışımın içerisine daldırılıp, oluşan palıza adı verilen mamulün ip üzerindeki cevizlere yapışması sağlanıyor. Palıza içerisinden çıkarılan ve bandırma adı verilen cevizli ipler uçlarına bağlanmış olan çatallar vasıtasıyla asılarak kuruması sağlanıyor. Kuruduktan sonra yenilmeye hazır hale gelen yayla bandırması bu ilçeye has ürünlerden biri olup son yıllarda ilçe halkının bir çoğunun geçim kaynağı haline gelmiş. Bu yiyecek diğer yörelerde cevizli sucuk adıyla da anılıyor. 

Bugün Cumali aracı ile bize rehberlik ediyor. Yolu bulabilirsek Torosların diğer yakasına geçeceğiz. İlk önce Çamlıyayla kasabasının etrafında bulunan birkaç tarihi mekanı ziyaret ediyoruz.

Namrun Kalesi,  kasabanın birkaç km dışında sert kayalıkların üzerine inşa edilmiş olan bu kalenin Asurlular zamanında yapıldığı tahmin ediliyor. Roma ve Bizanslılar zamanında askeri üs olarak kullanılmış.. M.S. 11. yy da Ermeni Prensliğinin en önemli yerleşim yeri olmuş, 1488 yılında Osmanlı Vezir-i Azamı Davut Paşa tarafından ele geçirilerek onarımı yapılmıştır. O zamandan beri işgal edilememiş ve İstiklal Savaşı yıllarında Çukurova’nın savunmasında insanlarımızın barınağı olmuş.

Sinap Kalesi, Çamlıyaylanın kuzeyinde bulunan bu kale Ortaçağda konak yeri olarak kullanılmış. İpek yolu üzerinde kervansaray görevini üstlenmiş. Ne yazık ki bu kale ile ilgili çok fazla bilgi elde edilememiş.

Yine yoldan çıkıp, Bolkar dağlarının zirvelerine doğru tırmanmaya başliyoruz. Binlerce yıllık olan bu göç ve kervan yollarına artık bizim de adımız yazılıyor. Ayaklarımızın altında oynayan taşların dışında bir ses olmaması, Torosların havasını teneffüs etmek, bende “tekrar buraya gelmeliyim” hissi yaratıyor. Bolkar dağları orta Torosların önemli geçitlerinden biri. Bu yükseklikleri geçerken yol denecek beli belirsiz izleri takip ederek yönümüzü bulmaya çalışıyoruz. Çatak adı verilen mevkiden geçerken dağların soluğunu dinlemek için durduğumuzda, uzakta bir sürü ilişiyor gözüme. Yaşamın yüzlerce yıldır aynı olduğunu düşünüyorum, doğanın cömertliğinin hiç tükenmeyecek olduğunu işte burada anlıyorum.   Bolkarların zirvelerinde irili ufaklı bir çok göl olduğunu öğreniyoruz. Fakat sert hava ve yol koşulları nedeniyle yönümüzü bulmakta zorlanıyoruz. Bizden başka kimseler yok, kilometrelerce uzanan bu ovalarda. Çinili gölü bulmak için uğraş sarf ediyoruz  ama olmuyor bulamıyoruz. Cumali’de yönünü şaşırıyor. Anlaşılan biz bugün burayı aşamayacağız. Farklı rotadan İstavul belini aşmayı deniyoruz. Yolda karşılaştığımız bir Yörük bizi bu fikirden vazgeçiriyor. “Çok yağmur yağdı, izler belli belirsiz, kaybolursunuz” diyor. İstavul belini uzaklardan seçebiliyorum, ardı ardına dizilmiş dağ sıralarını görünce şaşırmamak elde değil. Sanki özenle çizilmiş resme bakar gibiyiz….

Büyük kentlerin alışageldiğimiz o karmaşasından sonra Toroslar başka bir gezegen gibi geliyor. Her şey o kadar dingin ve sakin kiJ
Rotamızı değiştirip inişe başlıyoruz. Daha fazla zorlamanın anlamı da yok zaten. İndikçe tekrar etraf yeşillenmeye başlıyor. Çam ağaçlarının arasından Cehennemdere,  tüm hızıyla, doğayla yarışırcasına akıyor. Biraz daha ilerledikten sonra Koz pınarı adı verilen mevkide tarihi bir ağacın önünde duruyoruz.. Bu ağaca “Ana Ardıç” ismini vermiş köylüler. Ancak 10 kişinin el ele verip sarmalayabileceği büyüklükte bir gövdeye sahip

  

resim3.jpg

 Ana Ardıç, Çamlıyaylanın kuzey-batısında Papazın Bağı mevkiinden gidildiği zaman 30 km uzaklıkta, Koz Pınarı mevkiindedir. Ana ardıç'ın çevresi 11 m olup yüksekliği 20 m dir. 1114 yaşında olduğu tespit edilmiş.. Eski yıllarda bu ağacın altında 50 arı kovanı bulunduğu söylenmektedir.

Yolumuza devam ediyoruz ve bir gece önce bulamadığımız Papazın Bağına doğru yol almaya başlıyoruz. Esasında bu alanlarda izinsiz dolaşmak yasak. Yaban hayatı koruma alanı içindeyiz. Yanımızda yerli biri olunca sorun olmuyor, zaten az ileride de koruma görevlisi olan Cafer bizi durduruyor. Bu gece burada kalıp onun anlatacaklarını dinliyoruz, Cafer’de zaten bizi bırakmıyor. Doğayla iç içe, tarif edilemez güzellikteki bir ortamda sohbetimiz koyulaşıyor. Cafer, önceden hazırladığı küçük tahta parçalarında, ağaç oymacılığının bize göre en güzel örneklerini yaratıyordu. Çok kısa bir süre içerisinde her biri farklı modelde olan tahta kaşıklar yaparak bize hediye etti.

Papazın Bağı Mevkii, Çamlıyayla'nın kuzeyinde yer alan Papazın Bahçesi yada diğer adıyla Bahçe Mesire Yeri kızılçam, fındık, cevaz ve yaşlı çınar ağaçlarının kapladığı, kaynak suların bol olduğu 10 Hektarlık bir doğa harikasıdır. Alabalık üretim tesislerinin de bulunduğu bu yer özellikle yaz aylarında çok rağbet görmektedir. Çamlıyayla Merkezine 20 Km uzaklıkta ve denizden 850 m yüksekliktedir.


 

resim4.jpg

Gece Cumali ile vedalaşıyoruz. Bundan sonraki rehberimiz Cafer usta( sahip olduğu zanaatkarlık meziyeti nedeniyle ona usta diyoruz).Bizi, çevreyi gezdirmek ve Pozantı’ya ulaştıracak yola çıkarmak için sabah erken kaldırıyor. Yalnız başımıza göremeyeceğimiz güzellikte mekanlardan geçiyoruz ve her birinde heyecanla durup bize etraftaki fauna ve flora hakkında bilgiler veriyor. Asar tepesindeki yangın kulesine varıyoruz. Burada görevli Danyal aynı zamanda Cafer ustanın da kardeşiymiş. Manzara harika. Medetsiz tepesi tam karşımızda, aşamadığımız İstavul geçidi de orada duruyor. Yeni demlenen çay ve yanan soba etrafındaki sıcak ortam bir daha buraya geleceğimizi müjdeler gibi. 

Artık vedalaşma zamanı geliyor. Cafer ustanın tarif ettiği Tahtalı Dağı üzerindeki yolu takip ederek Kokarat, Attıran çeşme, Damlama, Topak ardıç, Çıkrıcak, Boynırbık, Kalacık, Olukkaya köyü, İnköyü aşarak Gülek boğazına ve sonrasında da Pozantı’ya varıyoruz.

Şimdi rotamız, orta Toroslar üzerindeki Aladağlar……. 

Aladağlar-Orta Toroslar / Doğu Akdeniz   -2-

resim5.jpg                                                                                   

“Eğer kendini arıyorsan yönünü dağlara çevir, dağlarda gözlerini kapat, kulaklarınla gör. Ağaçların fısıltılarını dinle, böceklerin seslerini. Binlerce yıllık uygarlıkların izini sür. Doğaya bir keşif yolculuğu için yoldan çıkmaya hazır ol!”

İnsan kısa sürede neleri keşfedebilir? Yol aldıkça kendini, kültürünü, unuttuklarını, belki de sadece keşfetmenin hazzını…..

Kilikya’dan Kapadokya’ya uzanan tarihi yolu aşabilmek için biz de yoldan çıktık. Bu yolda zorlu dağlar, geçitler bizi bekliyordu. Zorlukların derecesini kestirebiliyor olsam da,  yıllardır içimi kemiren orta Toroslar ve Aladağları geçme hayalini gerçeğe dönüştürmek istiyordum. 

Aladağlar: Türkiye'de dağ denince akla ilk Toroslar gelmektedir. Orta Torosların en çok tanınan bölümünü ise Aladağlar oluşturmaktadır. Aladağlar, Türk dağcılarının “O bizim tapınağımızdır” diye tanımladıkları Demirkazık (3756 m.) zirvesi bulunmaktadır. Yılın her mevsimi eğitim ve tırmanış amaçlı gelen dağcıların eksik olmadığı Aladağlar ülkemize gelen yabancı doğa sporcularının da mutlaka uğradığı dünyaca üne sahip dağlarımızın başında gelmektedir. Dağcılığa bulaşmış kim olursa olsun, soluğu burada almıştır...

Pozantı’dan Ankara yolunu 2km takip ettikten sonra Kamışlı yönüne saparak Aladağlara doğru yön alıyoruz. Offroad insanın sınırlarını zorlama hissi veriyor. Doğaya baş kaldırmak ve aynı zamanda onunla uyum halinde hareket etmek, keyif veriyor. Doğanın bizlere, aşarak geldiğimiz onca ürkütücü manzara yanında, bir o kadarda güzellikler sunması hem heyecan verici hem de şaşırtıcı.

Aladağlar önümüzde uzanmış bizi bekliyor. Krom madenlerinin bolluğu ve rengi bu isimle anılmasına neden olmuş.

Kayseri - Niğde - Adana illeri arasında bulunan Aladağlar, bitki örtüsü ve hayvan nüfusu bakımından zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Bu nedenle dağın 54.524 hektarlık bir bölümü 1995 yılında Milli park ilan edilmiş.

 

Yüksekliği 4000m lerden 600m lere inen vadiler derin yarıklar oluşturuyor, bu vadilerin bir çoğu da geçit vermiyor. Yolumuzu birkaç kez değiştirmek zorunda kalıyoruz. Yağmurun ve zamanın yıpranmasına dayanamayan yollar, biz gezginlere teslim oluyor. Derelerden Aladağın zirvelerine bir çıkış bizimkisi. Yol üzerinde bir çok isimsiz köyden geçiyor ve yönümüzü köylülere sorarak buluyoruz. Bu tırmanışta yalnız değiliz. Orta Torosların en yüksek zirvesi olan Demirkazık (3756m) bizi izliyor.

Ecemiş, Kara Gedik köylerini geçerken Aladağlarda güneş ışınları süzülerek kayboluyor ve hava kararmaya başlıyor. Bu akşam Aladağlar bize geçit izni vermiyor.

Büyüksofulu köyüne geldiğimizde hava karamış fakat sokaklar bir panayır yerini andırır gibi kalabalık. Bugün Şeker Bayramının ilk günü ve herkes sokakta bayramlaşıyor. Köyün içinden geçerken, bir köylüye “bu akşam sizin köyünüze misafir olmak istiyoruz” diyoruz.

Köy halkından Mustafa Demircili ve ailesi bu akşam bizi evlerinde ağırlıyor, yemekler çaylar ikram ediyorlar. Evde okunan mevlüte katılma şansı da yakalıyoruz. Kadınlar, erkekler ayrı odalara ayrılıyorlar. Mevlüt sonrası Mustafa, köy muhtarı ile tanıştırmaya götürüyor beni ve bu esnada köy halkından bir çok kimseyle hem tanışıyor hem de bayramlaşıyoruz.

Anadolu insanı gerçek yüzünü burada da hissettirtiyor. Bu içten davranış, bu misafirperverlik şehirlerde görmeye alışmadığımız davranışlar. Halen canlı ve tap taze yaşanıyor buralarda..  

Toroslar sürprizlerine devam ediyor…..

resim6.jpg

Büyüksofulu Köyü,

Sabah erkenden kalkıp ev halkıyla birlikte büyük bir emekle hazırlamış oldukları “sıkma” lar eşliğinde kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltıdan sonra, Mustafa bize çevredeki tarihi yerleri ve güzellikleri göstermek istiyor , bizde hayır demiyoruzJ

Büyüksofulu köyünün, tarihi Roma dönemine kadar uzanıyor ve  o dönemdeki adı Midilli imiş. Kentin nüfusunun 60000-70000 civarında olduğu tahmin edilmekte. Türkler Anadolu’ ya geldikten sonra şehrin ismi bir dönem Çeceli olarak anılmış.

 

Mustafa bir rehber edasında anlatmaya devam ediyor;  “Köyümüzde eski tarihten sonra yaşam belirtilerinin tekrar oluşması, Adana ilinin Sofulu beldesinden uzun yıllar önce birkaç sülalenin buraya gelip yerleşmesiyle gerçekleşmiş. Yaşlılarımızın anlattıklarına göre 350-400 yıl önce Sofulu beldesinde büyük bir kavga olmuş. Bu kavga üzerine Sofulu (Adana) beldesinde yaşayanların büyük çoğunluğu buradan  ayrılıp köyümüzün şimdiki sınırlarının en yüksek yerlerinden Çemberatan Mevkiine yerleşmişler. Bir yıl kadar Çemberatan mevkiinde kalmışlar buranın hem çok yüksek, hem de kışın çok soğuk olması üzerine şu an köyün bulunduğu yere gelip yerleşmişler. İsmini Büyüksofulu koymuşlar. Köye bu ismi kimin ve neden verdiği bilinmiyor. Gerçekten ismi kadar da büyüktür köyümüz. Günümüzde 450-500 civarında hane bulunmaktadır. Köyümüz Adana ili, Aladağ  ilçesine bağlıdır.

 İşa Kalesi (Eğni Gözü) : Aracımızı bıraktıktan sonra bir müddet orman içinden yürüyerek ulaşabiliyoruz. Kalenin dış surlarının bir kısmı yıkılmış, dış cephesi dörtgen taşlarla kaplanmış, duvarların yapısında ise yontulmuş taşlar kullanılmış. Kalenin doğu tarafı tamamıyla uçurum olup yerden yüksekliği yaklaşık 110m. Bu kalenin karşısındaki taşlık tepe köylü tarafından İslam kalesi olarak nitelendirilmekte. Kuzey tarafında Karanfil dağı, güneyinde ise Eğni gözü yaylası var. Ayrıca İşa kalesi ve Tamrut Kalesi birbiriyle bağlantılıymış. Savaş ve olağanüstü durumlarda buradaki nöbetçi askerler ateş yakarak birbirleriyle haberleşiyorlarmış. 

Tamrut (Alişe Kale): Aladağ’ın batı tarafında, Eğlence Suyu’nun vadi girişinde. Kale Karsantı  Vadisi’ni uzunlamasına çevreleyen sert kayalıklar üzerine kurulmuş. Etrafını dik yamaçlar çevreliyor. Kalenin dış surları, kayaların yapısına göre birden fazla kıvrımlar gösteriyor. Kapı ve kapının çevresi ise özel işlenmiş taşlardan yapılmış. Kapının üstünde dış cephede kalker taşından altı satırlık bir yazılı kitabe bulunmakta. Fakat ne yazdığı konusunda hiç kimsenin bir fikri yok!”

 

Bu güzel anlatımdan sonra Mustafa’yla vedalaşarak Aladağlar yolculuğumuza devam ediyoruz. Bugün Acısu yaylası, Hacer boğazını, Kapuzbaşı şelalelerini, Zamanti kanyonunu aşıp Kapadokya’ya varmaya çalışacağız. İlk durağımız, Aladağ ilçesi oluyor. 

Aladağlar içinde Aladağ kasabası..Buradan sonra gene yoldan çıkacağımız için gideceğimiz yön hakkında ön araştırma yapmak amacıyla duruyoruz. Hoş bir kasaba, manzarası da harika. Biraz araştırma yapınca ilginç bilgilerle karşılaşıyoruz. Aladağ ilçesi kuzeyde Toros dağları, doğu ve güneyden Seyhan nehri ile çevrelenmiş. Demirkazık  dağı  3756  rakımı ile Torosların en yüksek zirvesi olarak Aladağ sınırları içerisinde bulunmakta.

Aladağ İlçesi, tarihi ilk çağlara kadar uzanıyor. Eti, Roma, Bizans devirlerini geçiren bölge, M.S. 12. yy da Anadolu’ya gelen Türklerin yurdu olmuş.
Selçuklu arşivlerinde, Anadolu’ya bir “Vatan Garibi” olarak gelen bir kısım Türkmen aşiretlerinin muhtemelen Aladağlar çevresinde yerleştikleri bilinmekte.


Aladağ Halkı, Karsantıoğlu Aşiretinden olup, 10 ve 11. yüzyıllarında Oğuz Türklerinin Üç Oklar Kabilesine mensup. Bu günkü Aladağ İlçe Merkezinin bulunduğu yerde Rumlar ikamet etmekte iken, Türklerin gelmesiyle iki karye(köy) ye ayrılmıştır. Türklerin bulunduğu Karye Mansurlu adını almıştır. Rumların bulunduğu Karye ise Karaköy Karyesi olarak adlandırılmıştır. Rumlarla Türkler çok iyi geçinmişler, Türkler hayvancılık ve çiftçilikle uğraşırken, Rumlar bağ bahçe, şarap üretimi ve sanatla uğraşmışlar. Daha sonra Fransızların Adana’ yı işgal etmesi nedeniyle zayıf dönemde işbirlikçi olmuşlarsa da 1926 yılında mübadele yoluyla Yunanistan’ın Selanik şehrinin Derya Pladi Kentine yerleştirilmişler.

 

Aladağ ilçesinde Akören ve Mazıklı antik yerleşim kalıntılarını da görebilmek mümkün. Acısu yaylası için tırmanışa başlamadan 40-45km lik bir yolumuz olduğunu biliyoruz. Fakat yollarda yağmurdan dolayı zorluklarla karşılaşabileceğimiz konusunda da bizi uyarıyorlar. Karaçam ormanları içinden yolumuza devam ediyoruz. Erçemiş çayı da bize eşlik ediyor. Yaklaşık 2 saatlik bir tırmanış sonrası 2200m deki Torosların zirvesindeki Acısu yaylasına varıyoruz. Acısuyun tatsız sürprizi… Etraf derme çatma yapılarla donatılmış ve mevsimden dolayı kimseler yok. Eskiden sadece Yörüklerin kıl çadırları ile uğrak yeri olan yayla bugünlerde görünümünü değiştirmiş. Bu üzücü manzara içimizi burkuyor ve çok kalmadan Hacer boğazına doğru yönümüzü çeviriyoruz.

Hacer boğazı, oldukça dik bir boğaz, daha doğrusu devasa bir kanyon. Vadinin iki yanını saran Aladağlar inanılmaz güzellikteler. Ender bakir kalmış olan yerlerden  biri olan Hacer Boğazını geçerken her biri kalem gibi gökyüzüne uzanan karaçamlar bizi selamlar gibi eşlik ediyorlar. Yolumuzu şaşırmadan bu boğazı aşıp Kapuzbaşı Şelalelerine varıyoruz.

İlk bakışta insanı çılgına çeviren bir manzara. Dağlardan fışkıran sular, Zamanti nehrine karışıp gidiyor.

  resim7.jpg

Kapuzbaşı şelaleleri,Kayseri’ye bağlı Yahyalı ilçesinin, Küçükçakır köyünün kuzeyinde bulunan Ensenin tepesinde yer almaktadır. Yahyalı’ya 55-65km uzaklıktadır ve ulaşım iki ayrı yoldan sağlanmaktadır. Yollardan birisi Yahyalı-Dikme-Çamlıca-Ulupınar-Kapuzbaşı güzergahıdır. Bu yol 65 km’dir. Diğeri ise Yahyalı-Dikme-Delialiuşağı-Yeşilköy-Balcıçakırı-Kapuzbaşı güzergahıdır. Bu yol ise 55 km’dir.

Kapuzbaşı şelaleleri irtifa akışı itibariyle(70 m), Uganda’da bulunan Victoria çağlayanı (100 m) hariç, ABD’de bulunan Niagara’dan (55 m), Finlandiya’da bulunan İmatra’dan (25 m), Erzurum’daki Tortum’dan (50 m) ve  Antalya’da bulunan Düden’den (25 m) daha büyüktür. Şelalelerin aktığı yerin rakımı 700 m’dir. Aladağ’ın zirvelerinde Aladağ -Aksu çayları, eriyen kar ve buzul suları ile beslenmektedir.

Yönümüzü Kapadokya’ya doğru çeviriyoruz. Önümüzde 150km lik bir yol daha görünüyor. İlk önce Yahyalı oradan da Nevşehir’e ulaşacağız. Kapuzbaşından çıktıktan sonra Zamanti kanyonu görkemli manzarası ile bizi büyülemeye devam ediyor. Yol, stablize virajlı, engebeli olmasına rağmen  hem kanyondan geçiyor hem de yanı başımızda taşkın sularıyla akmaya devam eden Zamanti ırmağını seyrediyoruz.  Hava kararmasına rağmen tarihi Sinesos üzerinden yolumuza devam ediyoruz. Sinesos deresinde araç sürmek gerçekten ustalık gerektiren bir olay olduğunu tekrar hissediyorum…

Klikya’dan Kapadokya’ya uzanan bu tarihi yolu geçtikten sonra; kentlerin karmaşasından gelmiş olan bizler için “kuş uçmaz kervan geçmez” bu yerlerde tarif edilmesi mümkün olmayan hisler yaratıyor. Sanki Toroslar binlerce yıllık tarihini bizimle paylaşıyor.

Anadolu bize bağrını açmış geçiş için izin vermişti…Teşekkürler Toroslar…

Hepiniz sevgiyle kalın

Melih Eriş